BİR İNSANI TANIMAK

BİR İNSANI TANIMAK

     Ankara’da sonbaharda güzel bir ikindi vakti. Sararmaya başlayan ağaçların yaprakları arasından görünen ikindi güneşi  ve bulutların sarısıyla büyük bir ahenkle karışmış olan gökyüzünün belli belirsiz mavisi… Yolun kenarında , kaldırımda yürüyen ileri yaşlı bir kadın… Burnunun sırtı hafifçe sivrilmiş fakat kavisli ve gereğince kalkık. Kaşları burun kökünden nispeten yakınca başlamış ve göz kapaklarından yukarıya incelerek uzanmış. Çenesi küçük ve yuvarlak. Parlak ve berrak bir cilt… Yüzündeki kırışıklıklar ve ellerindeki güneş lekeleri olmasa bu şık giyimiyle beraber fazla kilolarına rağmen on üzerinden sekiz puanı hak eder. Uzun boylu, şık giyimli bir iş adamı… Saçı itinayla şekillendirilmiş ve  sakal kesimi temiz. Uzun kirpikli büyük gözler, kalın kaşlar ve pürüzsüz bir cilt… Arabasının ederi yüksek. On üzerinden yedi.

Mükemmel bir puanlama sistemi (!) Muhtemelen bu yazıyı okumaya başladığınızda bir puanlama ile karşılaşacağınızı tahmin bile etmemişsinizdir. Hangi insan güzel bir ikindi vaktinde yolun kenarında gördüğü bir kadını ya da adamı bu şekilde değerlendirir ki? Kim bir insanı dış görünüşü ile sınıflandırır ki? Sorular bu kadar net sorulduğunda cevapları da net oluyor: “İnsan toplumda düşünceleriyle vardır, dış görünüşü ile değil.”, “Toplumu insanın düşünceleri ve yaşayış tarzı var eder.”, “İnsanın kim olduğunu davranışları gösterir.”… Ne yazık ki bir insan ile ilk kez karşılaştığımızda bu cevapları göz ardı ederek, ilk önce kıyafetlerine bakarız. Şık giyimli bir kimse ise “Böylesine giyimli bir kişi kim olabilir ki?” deriz ve yüzüne bakarız. “Ne kadar da bakımlı bir kişi!”. Buraya kadar gelen düşünceler akmaya devam eder ve “Ne kadar da iyi bir insan.” sonucuna varır. Bizler bilinçli insanlarız ve “Ne kadar da iyi bir insan.” sonucuna vardığımız bir kimsenin her davranışını, sanki o hatasız bir kişiymiş gibi körü körüne kabul etmeyiz. Böyle sanıyoruz fakat farkında olmadan şık giyimli ve nazik konuşan insanların esiri olmuş olabiliriz. Veyahut, kendimize göre bir insanda bulunması öncelik teşkil eden bir özelliği gördüğümüz kişinin esiri… Ömer Seyfettin bir hikayesinde bu durumu çok da güzel bir şekilde anlatmış:

“…Kimi kaşa göze, kimi cilde, kimi ellere ayaklara, kimi şişmanlığa, kimi boya bakar. Halbuki ben profile bakarım. Daha okuldan beri adetimdir, birisiyle konuşurken onda ne profili olduğunu ararım. Mesela küçük profilli bir adamla konuşurken onun laflarını havlamaya benzetirim. Dünyada ne kadar adam varsa, hepsinde bir hayvan profili vardır. Köprüden geçerken, önü kalabalık bir gazinoda otururken, herkesin yüzüne dikkat ederim. Daha bir profilsize rast gelmedim. Hep insan kıyafetine girmiş, insan maskesi takmış hayvanlar… Bir sürü köpek, öküz, keçi, leylek, at, eşek, baykuş, kartal, tavuk, papağan, arı, güvercin, karga, balık, ayı, kaz, kaplan… Küçükken saf, masum bir merak ile okuduğum fizyonomi nazariyeleri, benim hayalime o kadar tesir etmiştir ki, kendimi Lafonten’in masallarını gösteren canlı bir albüm içinde sanırım. Mesela karşıdan bir dostum geliyor, bir kere bakarım, yüksek kırmızı fesi, alacalı kostümü, parlak boyunbağı… Burnunun ucu sivri… Kolları kalkık ve kabarık… İddiacı, cesur… Yandan bakınca ne olduğunu görür, içimden:

— Ah, işte bir horoz…, derim.

Gelir elimi tutar, kırmızı yüzüne, tıpkı bir gülibiğe benzeyen fesine bakarım. Sesi keskin ve notaları uzundur. Sanki bu mütemadiyen öter. Ondan ayrılır, diğerine rast gelirim. Çenesi, ağzı yayıktır. Bacakları paytaktır. Yavaş yavaş söyler ve yanaklarını gererek güler.

— Ördek, ördek…, derim.

O vakvakladıkça, ben keşfimden memnun, müsterih onun kanatlarını, kuyruğunu arar, hatta onları da üstünde bulurum…”

İşte Ömer Seyfettin’in anlattığı hikayedeki* Hasan Bey’in profilsiz ya da profilini bulamadığı bir insanın esiri olması pek muhtemeldir. Sonunda gerçek bir insan bulmuş olacaktır ve belki de ona körü körüne bağlanacaktır.

Elbette ki insan suretinde, bedeninde ve giyiminde kendinden parçalar taşır fakat ne zaman ki bir kimse kendisinde beğenmediği bir şey fark etse bunun üstünü kolaylıkla güzel bir parfümle, dökümlü bir elbiseyle, bir kremle, pahalı bir saatle ya da güzel bir çift söz ile kapatabilir. Bu sebeple dış görünüş yanıltıcı olabilir.

Çevremizdeki insanları veya yeni tanıştığımız kimseleri ne konuştukları ile, konuşmalarındaki derinlikle, kullandıkları kelimelerle değerlendirelim. Bir sorunu çözme şekillerini inceleyelim. Biz konuşurken bizi dinliyor mu? Fikirlerimize önem veriyor mu? Tartışırken doğruyu bulmak ve kabullenmek için mi tartışıyor, yoksa üzerimizde baskı kurmak ve fikirlerimizi çürütmek için mi? Bize söz söylerken içimizde yıkımı mı uyandırıyor; yoksa bize yapın, kurun mu diyor? Bir kediye nasıl davrandığına bakalım mesela. Canlılara merhametli mi? Ağaçlara, kedilere, böceklere, çiçeklere, kuşlara… Kimin sözünü dinlediğine bakalım. Kimi razı etmek için çalışıyor? Rabbini mi, başkasını mı? İşte ancak böyle, bir insanın kim olduğunu anlayabiliriz; kıyafetlerini, yüz güzelliğini, vücut hatlarını ya da ses tonunu puanlayarak değil.

*Aşk ve Ayak Parmakları

Aslı Beyza TÜTÜNCÜ     Kasım/2019  ANKARA