DOĞU VE BATI ARASINDA İSLAM

 

DOĞU VE BATI ARASINDA İSLAM

Aliya İzzetbegoviç’e göre “Bu kitap teoloji değildir; yazarı da teolog değildir. Bu bakımdan kitap, doğrusu aranırsa İslam’ı bugünkü neslin konuştuğu ve anladığı dile tercüme teşebbüsüdür.”  İzzetbegoviç kitabında “dünyanın içine düştüğü ideolojik çatışmada İslam’ın yeri nedir?” sorusuna cevap aramaktadır

O’na göre dünya görüşlerini kabaca üç bölüme ayırabiliriz : Dini (maneviyatçı) dünya görüşü, materyalist dünya görüşü ve İslami dünya görüşü

Begoviç “Ne var ki Kur’an, edebiyat değil hayattır” sözüyle, Kur’an’ın teorik bilgiler içeren bir edebiyat eseri değil, insanlığa yol gösteren hayatın içinde bir kitap olduğunu söyler. İzzetbegoviç’e göre İslam beden ve ruh, dünya ve ahiret arasında denge kuran bir zemin üzerine oturur. “İstikbal ve pratik insanî çabalar bakımından İslam, bedenen ve ruhen ahenk içinde bulunan insanları yetiştirmek ve kanunları ile sosyo-politik müesseseleri bu ahengi muhafaza edecek şekilde kurulmuş olan bir toplum meydana getirmek için yapılan bir çağrıdır.”

İzzetbegoviç’e göre Darwin ve Michelangelo Batı düşüncesinde insanın kökeni bakımından iki farklı anlayışı temsil ederler. İnsan vücudunun hayvani tabiatına ilişkin vurgu Darwin’den önce dinden gelmişti ancak buradaki temel fark yaratılışın bir üst irade tarafından mı, yoksa tabiatın kendi akışı ve evrimin içinde mi olduğu konusudur. İzzetbegoviç’e göre hayvan ile insan arasındaki fark fizikî ve zekâ farkı değil manevî bir farktır. Bu fark din, ahlak ve sanat tarafından ortaya konur. İnsan sadece bu dünya ile sınırlı ise o zaman hiçbir şeyin ne kutsallığından ne de kötülüğünden bahsedilebilir.

İnsan için “Arzın kurdu, hem de semanın çocuğu” tanımlamasını yapan İzzetbegoviç’e göre, insan bu iki tezat arasındadır. Ona göre “İnsanların eşitliği ve kardeşliği, ancak ve ancak insanı Tanrı’nın yaratması durumunda mümkündür. İnsanların eşitliği manevî bir gerçektir. Fiziki veya entelektüel bir gerçek değildir. Bu eşitlik insanın ahlaki değer olarak insan haysiyeti olarak; insan şahsiyetinin vazgeçilmez değeri olarak mevcuttur.”

Din insanı özgürleştirme çabasıdır. Ancak sistemleşip devletleştiğinde düzenin bir parçası olur. Özgürleştirme misyonunu kaybettiği gibi zulmün bir aracı haline bile dönüşebilir. Ona göre “Din de ihtilal de acılar ve ıztırarlar içinde doğar. İkisi de refah ve konfor içinde yok olup gider. Gerçekten devam eden, sırf onların gerçekleşme çabasıdır. Onların gerçekleşmesi ise aynı zamanda ölümleri demektir. Din de ihtilal de gerçekleşirken kendini boğacak müesseselerini, strüktürlerini doğurur.”

İzzetbegoviç’e göre tutarlı bir uygarlık eleştirisi yapmak için onu nihilistçe reddetmek değil, hakkındaki efsaneyi yıkmak gerekir.

Tarih boyunca insanlar iki anlayışa, iki hayat tarzına sahip olmuşlardır. “İnsanlar var ki güçlü iktidarlara hayrandırlar; disiplinli ve ordularda görülen, amir ve memuru belli olan düzeni severler. Yeni kurulan şehir semtleri, sıraları dosdoğru ve cepheleri hep aynı olan evleriyle onların zevklerine uygundur. Müzik bandoları, formaları, gösterileri, resmî geçitleri ve bunlar gibi hayatı güzelleştiren ve kolaylaştıran şeyleri beğenirler. Bilhassa her şey ‘kanuna uygun’ olsun isterler. Bunlar teba zihniyetli insanlardır ve tabi olmayı; emniyeti, intizamı, teşkilatı, amirlerince methedilmeyi, onların gözüne girmeyi severler. Onlar şerefli, sakin, sadık ve hatta dürüst vatandaşlardır. Tebaa iktidarı iktidar da tebaayı sever. Otorite yoksa bile tebaa onu icat eder. Öbür tarafta mutsuz, lanetlenmiş veya lanetli ve daima gayr-i memnun bir insan grubu vardır. Bunlar hep yeni bir şey isterler; ekmek yerine daha ziyade hürriyetten, intizam ve barış yerine daha ziyade insanın şahsiyetinden bahsederler. Geçimlerini hükümdara borçlu olduklarını kabul etmeyip, bilakis, hükümdarı da kendilerinin beslediklerini iddia ederler. Bu daimi itizalciler umumiyetle iktidarı sevmezler, iktidar da onları sevmez. Tebaa, insanlara, otoritelere, putlara; hürriyetçiler ve isyancılar ise tek bir Tanrı’ya taparlar. Putperestlik köleliğe ve boyun eğmeye nasıl engel teşkil etmiyorsa, hakikî dîn de hürriyete mani değildir” şeklinde insanları iki kategoriye ayırır ve şöyle der: “Bu iki gruptan hangisine mensup olduğunuza siz karar verin.”

İslam’da cezanın hedefi kuşkusuz dinin temel amaçlarıyla örtüşen bir felsefeye dayanır. “Cezanın gayesi ne önleme, ne koruma ve ne de tazmindir. Yani failin ıslahı da dahil olmak üzere herhangi pratik, dünyevî bir hedefi yoktur. Gayesi, yasak bir fiilin icrasıyla ahlakî düzende bozulmuş olan dengenin yeniden kurulmasıdır.”

Saf din ve saf ütopya hayata uygulanmaya başladığında ilk saflıklarını kaybederler. İslam değişmeyen özüyle yeryüzünde adalet arayışının ismidir. İslam teslimiyet demektir. Teslimiyetin olmadığı yerde samimiyet yoktur. “Teslimiyet, insanı bir bütün olarak dünyaya ve kendi faaliyetlerinin neticelerine karşı iç tutumudur. Allah’ın iradesine teslimiyet, insanların iradelerine karşı bağımsızlık demektir. Allah’a itaat insana itaati meneder. Bu, insan ile Allah arasında ve dolayısıyla insan ile insan arasında yeni bir münasebet teşkil etmektedir. Onun için kaderi kabul etmek kendini en büyük ölçüde hür hissetmektir. Bu öyle bir hürriyettir ki, kaderi yerine getirmekle, onunla ahenk içinde olmakla kazanılır. Mücadelemizi insanî ve makul kılan, ona sükûn ve huzur damgası vuran, her şeyin akıbetinin elimizde olmadığı kanaatidir. Bize ait olan gayret etmek uğraşmaktır; netice ise Allah’ın elindedir.”

Bu yerinde değerlendirmeden sonra, çağımızın en büyük entelektüel ve siyasî zekâlarından biri olan Aliya İzzetbegoviç, kitabını şu cümleyle noktalar: “Ey teslimiyet! Senin adın İslam’dır”

       Kaynak: *Doğu ve Batı Arasında İslam Kitabı,

                     *Aliya İzzetbegoviç: Doğu ve Batı Arasında İslam ,Yavuz  Yılmaz

Kaynak: Aliya İzzetbegoviç: Doğu ve Batı Arasında İslam

 

 

Derleyen: Zeynep DEMİR  FL 10/A