YOL

 

YOL

Işıklar etrafında suya düşen yansımalar gibi dalga dalga yayılırken ne adımları yolundan saptı ne de yavaşladı. Kırmızı ışıklar, sarı sokak lambaları, trafik lambalarında kendini gösteren yeşil ve turuncu ışıklar..

Gökyüzü bulut doluydu. Gri bulutlar siyahtan hallice bir deniz üzerinde ahenkle ilerliyordu. Biri sürekli kağıttan gemileri yüzdürür gibi bulutların ardından üflüyordu sanki. Dünya dönüyordu.

Gecenin son demlerinden kalma yağmur suları asfalt yolun biraz çökükçe kısımlarında birikinti oluşturmuştu. Ne zaman bassa ayak bileklerine dahi ulaşamayan cılız sıçramalar oluyordu. Yolun ıslaklığında arabaların yansımaları, ışıkların yansımaları, kendi gölgesi aynı yerdeydi.

Sokak sessizdi.

Kulaklarına ulaşan boğuk seslerdi. Dinlendi bir anlık uğultuyla. Yüreği bir çocuk sevinci içinde etrafına bakındı. Binaların tepelerinde güvercin olduğunu düşündüğü kuşlar vardı. Mutlaka onlardan geliyor olmalıydı bu içten gelip ona huzur veren ses.

Gülümsedi.

Omuzlarından şakaklarına doğru bir titreme geldi. Hırkasına daha sıkı sarındı. İçi üşümüştü bir anda. Kurumuş yapraklara bastı, zaten ıslanmışlardı, ses çıkmadı. Yapraklardan biri ayağına yapıştıysa da fark etmedi. Rüzgar ona doğru esmeye başlamıştı. Kulaklarında sadece rüzgarın kimlerin göğünden topladığını bilmediği fısıltıları oynaşıyordu.

Gözlerini kapadı.

Birazdan gün ağaracaktı. Tüm bu sessizliğin yerini yaşam alacaktı. Akıp gidecekti insanlar bu ayak bastığı yerlerden. Arabalar çoğalacak, asfalt kuruyacaktı. Yağmur hiç yağmamış gibi olacaktı ama paçalarındaki ıslaklık yerini koruyacaktı. Çocuklar ekmek almaya, kediler yiyecek bulmaya çıkacaktı. Zalimler gözlerini bir güne daha açmış olacak, mazlum bir gün daha yardım bekleyecekti, bulamayacaktı. Çiçek bezeli zehirli oklar elmaları tam ortasından vuracaktı.

Uykusu geldi.

Ne zaman ki şehir aydınlansa, uykusu gelirdi. Bir uyuşukluk kaplardı vicdanını, güvercinlerin boğuk seslerini unuturdu. Sokağın sessizliği geçip giderdi kulaklarından, ışıklar gözlerinde kirlenirdi, kısık bakardı etrafa. Görülmesi gerekeni görmezdi. Gidilmesi gereken yere gitmezdi. Avazı çıktığı kadar bağıracağı yerde susardı.

Başı öne eğildi. Omuzları çöktü. Bedeni büküldü, ruhu sıkıştıkça sıkıştı.

Kandı kendi kendine.

Otobüs durağına geldiğinde, sabah iyice ilerlemişti. Gördüğü her yüz korkutuyordu şimdi onu. Gözleri kalkmıyordu yerden, bulutların yüzüp yüzmediğini merak etse de kaldıramadı gözlerini işte.  Zaten bulutlar da yüzmüyordu.

Kaç dakika bekledi bilinmez, otobüs geldiğinde kalabalıkla beraber bindi. Şimdi, bu otobüsün içinde, herhangi biriydi. Sessizlerden biri veya kötülerden. Ne fark ederdi ki? Her ikisi de herhangi biriydi ezilmiş, çiğnenmiş, zulmedilmiş olan için.

Sanki o karanlığın son dakikalarında herkesten önce uyanıp sokakta güvercin seslerini dinleyen, bulutlarla mutlu olan adam kendisi değildi. Öylesine arada kalmış, öylesine susmaya alışmış ve öylesine ruhunu kapatmış biriydi.

Bir koltuk bulup oturdu. Yanağını cama yasladı, gözlerini akıp giden yola çevirdi. İzledi, izledi, izledi.. Uzun süre yolu izledi.

Her yeni güne onu tanımayan milyonlarca insanın onun gelmesi için dua etmekle başlamasına, bir şekilde onun yolunu gözlemesine rağmen, o yolu izledi.

İlerlemedi, gerilemedi, yolundan sapmadı. Vicdanı can çekişirken sessizlik içinde hep izledi.

Ayşenur ATEŞ      Kasım/2017  ANKARA