OKUYUCU…

OKUYUCU

“İnsan bir şey yapmalı, öyle bir şey ki… Yoksa hiçbir şey yapmamalı.”

İçimizdeki Şeytan’da böyle diyor Sabahattin Ali. Onlarca cümle arasında sıkışıp kalmış, bir sürü fikrin arasında neredeyse kaybolmuş…

Aslında bir fener varmış ve yazar kelimelerine tutuyormuş. Sonra yazar yorulmuş. Fener bir sağa bir sola sallanırken, bu iki cümle gölgede kalmış. Işık onu aydınlatacak, gerçek değerini gözler önüne serecek kadar yetmiyormuş, ışığın açısında bir eksiklik varmış. Feneri tam olarak tutabilmesi için her seferinde bir el daha lazımmış. Okuyucu, yazarına; yazar okuyucusuna yardımcı olmalıymış.

Ve bir gün fener kısa bir anlığına doğru noktaya gelmiş, ışık gölgelerdeki fikri aydınlatmış.

Okuyucu bıkkın biriymiş. Aslında kitap okumayı pek de sevmezmiş. Anlamsız gelirmiş saatlerini birinin fikirlerine ayırmak, sonuçta ona neymiş ki? Dünyada görülecek onca güzel yer, tanışılacak onca insan, tırmanılacak bir kariyer merdiveni ve ödemesi gereken taksitleri varmış. Zaten işleri de pek yoğunmuş.

Hayatı tıka basa doluymuş. İnsanlarla doluymuş, eşyayla doluymuş, işle doluymuş, parayla doluymuş, eğlenceyle doluymuş, şikayetle doluymuş… Boş zamandan çok korkarmış, her saniye dolmalıymış. Fakat bir anlamsızlık varmış. Dünya ona karşıymış. Bir şekilde mutluluğu hep ucundan kaçırıyormuş.

Haa, yanlış anlaşılmasın. Bu okuyucu birdenbire değişim geçirerek kitabı falan okumadı. Hikaye bu ya, iş yerindeki arkadaşlarından biri bu sayfayı açık unuttu. Okuyucu da, bir kez olsun meraklandı ve göz attı sayfaya. Cümleyi gördü, içindeki bir yerlere dokundu kelimeler. Sayfanın tamamını bile okumadı hatta. Sindirene kadar, başı ağrıyana kadar, midesi bulanana kadar aynı cümleyi okudu. Cümleyi ezberledi.

Evine gitti. Bir şey yapması gerekiyordu çünkü. Öyle büyük bir şey yapmalıydı ki, tatmin olmalıydı. Bu işten sonra başarının ve mutluluğun tüm kapıları ardına kadar açık olmalıydı ona.  Düşünmeye başladı. Ne yapmalıydı?

Hemen kendi işini kurmayı, canla başla çalışıp işini çok büyütmeyi düşündü. Ama yeteri kadar sermayeyi nereden bulabilirdi? Arkadaşları geldi aklına. Biriyle ortak olabilirdi. Evet, bu kesinlikle yapılacak en büyük ve mükemmel şeydi. Yapması gereken kesinlikle buydu! Neden sonra yüzü asıldı. O kara bulutlar tekrar gölgeledi gözlerini. Eğer arkadaşıyla ortak olacaksa, o büyük şeyi ikisi yapmış olacaktı. Başarı neresindeydi bunun?

Bir çay yaptı kendine. Düşünmeye kaldığı yerden devam etti. Onu yapmadığı takdirde hiçbir şey yapmaması gereken şey neydi?

Okuyucunun hayal dünyası çok sınırlıydı. Hayatı dolu olsa da bir daireye benziyordu. Hayatını farklılıklarla donattığını zannederken her sabah bir önceki sabahla aynı şeyleri yapmak için uyanıyordu.

Yazık. Okuyucuya biz bile üzüldük şimdi.

Evini temizledi. Tüm evrakları gözden geçirdi. Yıllıklarını okudu. Fotoğraflarına baktı. Güneş terk etti şehrini. Umutsuzluğa düştü. Tam bir deliye benzemişti şimdi. Saçları dağılmış, kaşları çatılmış ve gözleri ileride, dudakları düşünür gibi büzüşmüş koltuğuna çöktü. Karşı duvardan daha da öteleri görüyormuşçasına seyre daldı.

Okuyucu yapılması gereken şeyi bulamadı. Hikayenin de bir sonu olmadı.

Onun yerine biz bulduk. En azından kendimizin yapması gereken şeyi. Belki okuyucu da bulur, bir kitabın son sözünü gördüğü zaman. Fenerden tuttu, aydınlattı cümleyi ama yine de göremedi. Gözleri alışık değildi bu kadar aydınlığa, aklı kamaştı.

Fakat nasibini de aldı. “Okuyucu” oldu. Okuması gerekiyor artık. Okumamız gerekiyor artık.

Aynaya bakmalı ve okumalıyız. Ayna ne muhteşem bir kitaptır! Ruhumuzu satır satır okumalıyız. Gereken yerlerde notlar düşmeli, altını çizmeli bazen de yıllar sonra bile dönmek için işaret bırakmalıyız.

Evet insan öyle bir şey yapmalı ki, yapmadığı zaman hiçbir şey yapmamalı.

İnsan kendini tanımalı. Okuyucu olmalı, hem de en niteliklisinden. Aydınlığın gözlerini kamaştırmayanından. Çünkü kendini okuyabilmiş bir göz, bir akıl, bir vicdan nasıl kamaşabilir? Bundan büyük nasıl bir aydınlık olabilir?

 

Ayşenur ATEŞ Eylül/2017 ANKARA