Mevsimsiz Sabah

      Mevsimsiz Sabah

           Ay doğmuştu sabahıma dese hakkı vardı genç adamın. Hayat, sonbaharın hüzün yağmuruyla anlaşmışcasına ona yaprak döküyordu bu mevsim. O ise feleğin bu inadına karşın, bir yağmurluk alamayacak kadar umut fakiri biri olup çıkmıştı. Hayatta ki tek varlığının ay ışığından çıkan gölgesi olduğunu düşündüğü sıralarda, uzaktan da o tüm ıslaklığıyla oldukça acınası görünüyordu. Lakin umrunda mıydı bu yağmur, bu ıslaklık, bu tuhaf mevsimin sabahı? Onun artık kalbi mevsimsizdi ve tüm bu yaprak dökümünün de tek sebebi aslında buydu. Gönlünden neler eksiliyordu bilinmez ama hakikat oydu ki bu ruhun alışık olmadığı rüzgarlara denk gelmişti yüreğinin narin dalları. Becerememişti bu bilmem ne bela mevsiminin tufanına karşı dimdik durmayı, elif kalabilmeyi. Şimdi bu ahvalde kimdi daha aciz olan? Genç adamın delicesine ıslanan o dünyevi bedeni mi yoksa bu kupkuruluğun bir türlü mana bulamadığı uhrevi ruhu mu?
Bu yağmur sonrası serinlik, bu toprak kokusu insanoğluna ölümü hatırlatmak için mi vardı acaba? Peki ya genç adam bundan ders çıkarabilmiş miydi? Açıkçası bu tarifsiz güz onun için pekte bir anlam ifade etmiyor olsa gerekti. Hatasıyla sevabıyla bu hayat onun şiiriydi ve her kaybeden gibi onun da mahlası unutulmaya yüz tutmak mecburiyetindeydi. İlgi çekici olan onun bu şiirinin mısraları değildi, doğrusunu söylemek gerekirse hiçbir zaman da olmayacaktı. O sadece ışığını önüne alamamış ve ayın ona biçtiği gölgeye mahkum olmuş biriydi. Belki de bu mevsimsizliğin de güneşin gelmeyişinin de sebebi aslında buydu. Bir kabulleniş, bir geri çekiliş ve dahi bir kaçış. Bu durum da aciz bir bedenin ehemmiyetinden bahsetmek mümkün müydü? Olabildiğince önemsizliğine karşın bu kalpte, bu yürekte hayatın ona seçtiği ölçüyle mırıldanıyordu mısralarını. Hülasa hayat şiir bitti demişti ve güneş bir daha asla gelip de bir mevsime sebep olmayacaktı.

     Faruk KARABABA       Eylül/2017 Ankara