KAYIP

KAYIP

Çocuk ürkekti. Oturduğu yere korkuyla sinmiş, gözleri anne ve babası arasında gidip geliyordu. Ağlamalı mıydı? Annesine sarılmalı mıydı peki?

 İlk defa bu küçük kutudan nefret etmişti. Ne zaman bir şeyler almaları gerekse, bir yere gidecek olsalar babası aynı yerine, annesi de aynı yerine, o da aynı yerine otururdu. Bu güzel bir oyun gibiydi. Çok seviyordu aynı yerine oturmayı, anne ve babasının da keza öyle. İkisini de görebiliyordu oturduğu yerden. Sorularına hep cevap veriyorlardı çünkü bu küçük kutu sayesinde onlara sesini duyurabiliyordu.

Bu küçük kutunun küçücük ama çok güçlü tekerleri vardı. Bu tekerler onları saatlerce bıkmadan usanmadan taşırdı. Çocuk bu tekerleri de çok seviyordu. Çünkü bu tekerler ne zaman dönmeye başlasa annesi hep mutlu oluyordu. Sanırsa bu tekerler annesini güzel yerlere götürüyordu.

Küçük kutuya araba diyordu babası. Araba baba için değerliydi. Bir şeyler dökecek olsa kızar, içinde yemek yenmesini istemez ve araba için sürekli hediyeler alırdı. Baba arabadayken şakalar yapıyordu. O simit gibi olan şeyi keyifle döndürüyor, evden uzaklaştıkları her saniye daha da sevecenleşiyordu. Çocuk emindi: Bu araba babasını kesinlikle çok seviyor olmalıydı! Ve bir şeyden daha emindi ki, kimse evi sevmiyordu. Ev için üzülüyordu..

Araba gittikleri her yeri gösteriyordu annesine, anne izlemeyi pek seviyordu. Arabaya biner binmez yönünü pencereye çevirir, hiç konuşmadan sadece yolu izlerdi. Baba anneye karışmazdı. Bundan haz duyuyor, huzurlu hissediyordu çocuk. Bazen gerçekten anne ve babasının konuşmasını hiç istemiyordu. Çünkü nedense anne ve babası diğer insanlar gibi konuşmuyorlardı. Sesleri kulakları acıtırcasına yükseliyor, kaşları korkunç bir bükülmeye uğruyor, yüzleri kıpkırmızı oluyordu. Nefes almıyor gibiydiler konuşurken. Evet evet, anne ve baba kesinlikle konuşmamalıydı.

Annesine çevirdi gözlerini. Gözyaşları kurumuştu yüzünde, burnu kızarmış, belli aralıklarla içini çekiyordu. Cama her zamankinden daha da yaklaşmıştı. Geceleri kabus gördüğü zaman annesine sığınmasına benzetti çocuk bu görüntüyü ve nedense içi burkuldu. Cam sığınak mıydı annesi için? Cam güvenli miydi ki o kadar? Acaba cam değil de, camın ardındakini mi özlüyordu annesi? Camın ardında ne vardı ki?

Babaya baktı. Simidini keyifle tutmuyordu. Parmak boğumları beyazlaşmış, çenesi kasılmış, kaşları korkunçlaşmış, saçlarının arasından ter damlaları süzülüyordu. Çocuk korktu. Araba çok hızlıydı. Ya tekerlekler koparsa? O zaman annesini kim mutlu ederdi?

Babanın ellerinde uzun zaman harcadı gözleri. Her bir santimine dikkatle baktı. Ardından sıra kendi ellerine geldi: Babasınınkilere benzeyip benzemediğini düşündü. Ufak gözleri tombul ellerini de dikkatle süzdü. Neden sonra benzediğine kanaat getirdi. Sağ elini kaldırıp tüm gücüyle sol eline vurdu. Sol elini kaldırıp aynı şiddetle de sağ eline vurdu. Acıdan dolayı bilinçsizce ısırdığı dudağı kanarken, gözleri dolmuştu. Yine de ellerine bakmaya tenezzül etmedi. Hak ettiklerini düşünüyordu masum aklı.

Yüreği bulanıktı. Sanki bir girdabın ortasında kalmış, etrafında dünya dönüyor ama o sadece izliyordu. Kendi hariç her şey dönüyordu. Yol bitmiyordu. İnmek istiyordu arabadan. Araba babayı çok seviyordu. Nefret etti arabadan. Acaba nereye gidiyorlardı? Anne kendine çok özen gösterirdi. Bu izle dışarı çıkmazdı ki.. Yoksa kayıp olmuşlardı da ondan mıydı tüm bu huzursuzluk? İnsanlar kaybolunca bu kadar sinirlenirler miydi? Hem de arabada..

“Baba?”

“…”

” Şey.. Kayıp mı olduk biz?”

Babanın yüzünden garip bir gölge geçti bir anlığına. Göz ucuyla arkaya baktı.

“Kaybolduk ya.. Hem yolu kaybettik hem de kendimizi..”

 

Ayşenur ATEŞ Eylül/2017 ANKARA