SİYAH KUZGUN

SİYAH KUZGUN

Yüreği buz kestiren tiz bir ses yayıldı dalga dalga vadinin içlerinden. Bir ağacın yaprakları titredi, bir papatya soldu. Simsiyah tüyler döküldü görünmez kapıdan, rüzgar durdu.

Korkulması gereken bir suskunluk ya da sakinlik, hani patlama öncesi, yoksa sonrası mıydı? Genç bir Kuzgun başını göğe çevirdi, gözlerini kapattı ve bir kez daha çığlık attı.

“Yaşayanlar için ölüm, ölüler için yaşam…”

Uçuşu karanlıkları delmedi, renkleri yeniden vermedi, kışı bitirmedi. Uçuşu umudu ve mutluluğu vaat etmedi. Gözlerini hedefe kilitledi, asla aşağı bakmadı. Rüzgar ona doğru esmeye başladı, yaprakları titreyen ağaç yapayalnız kaldı.

Geceden daha ihtişamlı tüyler, parlak ama can yakıyor. Gözlerinde iki tane Ay var. Güneş’i çoktan yok etmiş, yıldızları söndürmüş ve ışığı sadece karanlığa bahşetmiş. Kanatlarını meydan okurcasına güvenle iki yana germiş, gözbebeklerine en derin okyanusların yakamozlarını hapsetmiş, ruhunu tamamen gizlemiş..

Hiçbir yaşayan,  nefes almaya cesaret edemiyordu, eğer Kuzgun nefeslerini hisseder de bir daha vermezse diye korkuyorlardı. Sadece o Kara Kuzgun’un  kibirle rüzgarı delen kanatlarının sesi kulaklara ulaşabiliyordu, bu  gece rüzgar bile sessizdi.

Neden sonra sanki iğrendiği bir şeyler duymuşçasına çehresini çattı. Şimdi iki tane Yeni Ay vardı o yüzde, karanlığından usulca bir gölge geçti. Ne duydun Kuzgun?

Tüm ağaçlar, çiçekler, kırlar ve çağlayan dere zamandan kopmuştu, ellerimi uzatsam dokunabileceğim bir durgunluk sarmıştı etraflarını. Bize benzemişlerdi aynı, tek fark  yaşama karşı olan güvensizlikleriydi. Acaba bir nefes için daha zamanları var mıydı?

Bir an, sadece bir an ben de düşündüm: Bir nefes için daha zamanım var mıydı? İşte onlarda olmayan da bende olan şey buydu: Güven! Tabii ki de zamanım yoktu benim. Kesin ve açıktı. Çünkü ben zaten ölüydüm! Artık benim için ikilemler, karışıklıklar, doğmasını bekleyeceğim bir Güneş yoktu. Çok keskin bir çizgide hapsolmuştum. Işığın yavaş yavaş verdiği boşluktan arınmış, karanlığın bilgeliğinde yıkanmıştım.

Kuzgun’un geçtiği her yer sararıp ölüyordu. İyi ve kötü, güzel ile çirkin, aydınlık ve karanlık, doğruyla yanlış… Sanki hepsi bir aradaydı, bir andaydı. hepsi Kuzgun’daydı..

Gözlerimi Kuzgun’a diktim, ben de çattım kaşlarımı. Duyduklarını duymak, gördüklerini görmek istedim. Beni hissedebileceğine dair güçlü bir his vardı içimde, o parlak gözlerinde az sonra yansımamı göreceğimden neredeyse emin gibiydim.

Milyonlarca ses vardı Kuzgun’un kulaklarında. Hangisinin onu iğrendirdiğini mi merak ediyordu bu kimsesiz ölü? Öyleyse cevabı almalıydı, Kuzgun ile birlikte belki Kaf Dağı’na değil de,  bir arpa boyu yol almak adına yolculuğa çıkmalıydı.

Beklenmedik bir dalgalanma ürküttü vadiyi, şaşırttı rüzgarı. Kuzgun yönünü değiştirmiş, ilk kez başını aşağı çevirmiş ama o gözleri kamaştıran asilliğinden bir parça olsun ödün vermemişti. İfadesindeki tek fark ise, gözlerinde oynaşan tehlikeli parıltılardı, hiç hayra alamet değildi.

” ‘Korkuların hortladığı evimde, n’olur anlatsan

Acılarımın ilâcı oralarda mı, anlatsan…’

Dedi Kuzgun: ‘Hiçbir zaman.’ ”

Saniyeler saatlere dönüşmüştü. Kuzgun gagasını nemli toprağa daldırdı, ne yaptığından oldukça emindi. Ölü adamı kaldırdı topraktan, karanlığına karanlık ekledi. Ve bir an sonra,  iki kuzgun hızla gökleri yırtarak arpalara doğru yol aldı.

Şimdi Kuzgun’un gördüklerini görüyor, duyduklarını duyuyordum. Ama anlamıyordum. Durumum tuhaftı ancak hiç yadırgamıyordum. Bunun olması için yaratılmış ve ölmüş gibiydim, sessizliğin kelimelerini dinliyordum.

” Duyuyor musun?” dedi boğuk bir sesle, halbuki sesinin tiz olduğunu düşünmüştüm. Aklımda bu düşüncelerle boğuşurken sessizliğimden yararlanıp konuşmaya başladı, yüzümüze doğru esen rüzgar havada asılı kaldı, kelimelerinin kulaklarımda asılı kalacağı gibi..

” Sesleri kulaklarımı parçalıyor. Aldığım her nefeste binlerce anı var, binlerce kelime, binlerce düşünce var. Kuytu köşelerdeki fısıltıları duyuyorum, duvarlara sinmiş acıları görüyorum. İki dünya arasında bir yerdeyim: Ölülerin suskunluğundaki bilgelik ve yaşayanların zihinlerindeki fısıltılar arasında kayboluyorum. Aldıkları nefesin kendilerine ait olduklarını sanıyor zavallılar! Bilseler o nefeste hangi zehirli harflerin birleştiğini, küçük bir çocuğun çığlığını, can çekişen kedinin çaresizliğini…

Bilseler karanlıktan korkulmaması  gerektiğini, bilseler ışığın tüm renklerini dağıtıp da onları tarifsiz bir boşlukta bıraktığını… Bilseler ışıklar sönünce tüm renklerin  kendilerine ait olduğunu, en güzel hayallerin neden gözler kapanınca kurulduğunu..

Bilseler ölmeden önce ölmeleri gerektiğini, öyle olsaydı ne zaman  ihtiyaç kalırdı yaşamla ölüm arasındaki kuzguna?”

Kafam allak bullak olmuştu ama yine de cevapladım Kuzgun’u:

“Hiçbir zaman…”

İlk defa bana baktı, gülümseyeceğini düşünmüştüm ama gülümsemedi. Kuzgun işte..  Ve ardından gerisin geriye uçmaya başladı: Başı yine dimdik, simsiyah tüyleri yine görkemle salınıyor ve gözlerinde yine iki kararlı Dolunay parıldıyor..

Arkada kalan Ölü Kuzgun, Siyah Kuzgun’ un ardından bakarken kocaman bir hortum çıktı ve tam içine aldı bu kimsesiz ölüyü. Doğa yine eski haline dönmüştü; yapayalnız kalan ağacın yaprakları tekrar eski yerlerini almıştı, papatya tekrar canlanmış, sararıp ölen yerler yeşillenmişti. Geceydi en son, şimdi Güneş’in şeftali rengi ışıkları ufuktan yükseliyordu.

Bir tüy kadar hafiftim gökte, şimdi yüzüstü yerde yatarken kalbimin vücuduma uyguladığı basıncı hissedebiliyorum. Kulaklarımda atıyor sanki, kan damarlarımdan ha çekildi ha çekilecek. Kuzgun’u arıyor gözlerim ama fısıltılardan başka bir şey göremiyorum etrafta. Yaşayanların fısıltıları artık kanlı canlı varlar, yaşayanlar aslında hep fısıltılar.. Kıyıda köşede kalmış ve yapayalnızlar.

Hikayeyi hiç anlamamış için, sanki Kuzgun tüm gece bu vadinin semalarında uçmuş gibidir. Ama şu son anımda, aldığım son nefes için verilen zamanda emin olduğum tek bir şey varsa, Kuzgun sadece bir an buradaydı, bir salise. İyiyle kötünün, aydınlıkla karanlığın karıştığı; gecenin son, gündüzün ilk anında buradaydı.

” Bir bilseler ölmeden evvel ölmeleri gerektiğini… ” Seni sadece bir göz kırpmalık zamanda anlayabilecekmişim Kuzgun. Ölmeden evvel ölmüş bu kimsesiz ölü, işte şimdi gerçekten ölüyor. Tüm Dünyanın ışıkla beraber fısıltılara karıştığı anda kalbim son kez atıyor.

Geriye bakıyorum ve sadece bir arpa boyu yol görüyorum, doğru ya, Kuzgunlar yaşarken sadece bir arpa boyu yol gidebilirler..

 Ayşenur ATEŞ    Mayıs/2017 ANKARA