İKİ KEDİ BİR CANAVAR

İKİ KEDİ BİR CANAVAR

Bir gün, parkta oturuyorum. Mevsim sonbahar, aylardan hangisi bilmiyorum. Zaman kavramım yok, mekan kavramım yok, yetişmem gereken bir yer, sorumluluğum altında olan hiçbir şey yok.  Havalar soğumuş, ağaçlar kurumuş, kuşlarsa çoktan göçe koyulmuş. Yanımda iki kedi var, acı acı miyavlıyorlar. Karınları aç, yemek istiyorlar biliyorum. Biri kar topu gibi bembeyaz, masmavi gözlere, soğuktan iyice pembeleşmiş bir burna sahip. Diğeriyse adeta pislik yuvası, insanı bakarken rahatsız eden açık ve solgun yeşil gözleri, gri ve pasaklı tüyleri, ciyak ciyak çıkan bir sesi var. İkinci kedinin iğrenç olduğunu geçiriveriyorum içimden, aynı durumda olmalarına rağmen elimdeki tüm yiyeceği daha şirin olana vermeyi yeğliyorum.  

Ardından yüreğime bir rahatsızlık oturuveriyor. Taş gibi ağır, hüzün kadar sisli. Dağılmıyor, dağılmadığı gibi beni de çekiyor içine. Direnmiyorum. Çünkü artık ne direnebilecek kadar gençliğim, ne de takatim var. Yüzleşme vaktinin geldiğini hissedebiliyorum, düşmanıma yenildiğimi de biliyorum. Hüzünlü bir gülümseme yer ediyor dudaklarımda, iç sesim benimle alay ediyor: ” Bak, yakalandın. Kaçabileceğini mi sanmıştın? Sana ne yaptıklarını, neye dönüştüğünü iyi biliyorsun. Herkesi uzaklaştırdın yanından, kimsen kalmadı işte, yapayalnızsın.” Haklı olduğunu bilmek yıllar önce beni sinirlendirirdi, şimdiyse sadece pişmanlıkla başımı eğmeme neden oluyor.

Zihnimde uzun bir film şeridi dolaşıyor, çok hızlı geçiyor ama hepsini saliseler içinde yaşayabiliyorum.

Önce bir sınıfta buluyorum kendimi. Sağ pencereden yansıyan güneş ışıkları havadaki tozlarla birleşiyor. Arkamda oturan iri yapılı çocuğun gülme seslerini duyabiliyorum. İşte şimdi sırtıma atılan silgiyi de hissettim, arkama bakıyorum. Çocuk gevşek  gevşek sırıtıyor, onun attığından eminim. Ama öğretmenin kızmaması için hiçbir şey diyemeden önüme dönüyorum. Ardından o ilk silgiyi ikincisi, üçüncüsü, beşincisi takip ediyor. Sinirleniyorum, arkamı tekrar döndüğümde tüm sınıfın sırıtarak bana baktığını görüyorum, çocuğa çıkışıyorum. Öğretmenimizse hiddetle adımı haykırıyor, iri çocuğa bir şey demeden sınıftan çıkmamı istiyor. Beni dinlemiyor bile. Çünkü o çocuk sınıfın en zeki öğrencisi, bense ortalamanın bile altında sessiz bir tipim.

İşte o gün ilk defa haksızlık ve damgayla tanışıyorum. O gün ilk defa, sınıf arkadaşlarım sayesinde insanların kendilerine bir zarar gelmedikçe asla harekette geçmeyen bencil yaratıklar olduğunu öğreniyorum.

İlk anım kalbimin sızlamasına neden oluyor, üzerinden yıllar geçmiş olsa bile… Çünkü insanlara olan nefretimin ilk kıvılcımı asla sönmemek üzere yüreğimde çakılmıştı, ve önce kendini yakmıştı…

Zihnim daldan dala uçan bir kuş gibi, şimdi de halamın karşısında, yıllardır gitmediğim evdeyim. Bana bağırıyor, sebepse eve gelmiş olan misafir çocuğun geldikten 10 dakika sonra gitmesi. Kulaklarım uğulduyor, bana asla arkadaş edinemeyeceğimi, çocuğa artık “her ne dediysem” zavallının mahzun bir şekilde çıkıp gittiğini, insanları kaçırdığımı söylüyor. Kendinden emin duruşu ve aşağılayıcı bakışları, sanki bir böceğe bakar gibi… Ona çocuğun eşyalarını düzenlemek için başka bir akrabasına gidip hemen geleceğini, daha onunla hal hatır sormak dışında konuşmaya geçemediğimizi bile söyleyemiyorum. Çünkü gözlerindeki bir şey beni durduruyor: Asla diğerleri gibi olamayacak zehir dilli çocuk. Arkadaşı olmayan şey. Beceriksiz.

O gün gerçeğin insanlar, hatta en yakınların için bile önemsiz olduğunu öğreniyorum. O gün,  “damga” denen şeyin canını çok yaktığını anlıyorum.

O gün, benim için beyaz sayfaların kapanışı oluyor, sırayı devrettiğim gün oluyor, yandığım kadar yakmaya yemin ettiğim gün oluyor.

Artık o gün, zaman ve mekan beni unutuyor. Kaybolan özgüvenim, beni soyutluyor…

Bazen ağladığım, yerin dibine geçmek istediğim, utandığım, insanlardan kaçtığım; bazense acıttığım, yerdiğim, nice kalpte nefret kıvılcımını çaktığım onlarca duraktan sonra nihayet birinde durabiliyorum.

Bir tanıdığımı ziyaret etmek üzere psikiyatri kliniğindeyim. Onlarca kapı, içlerinde dünyanın onca acılarını görmüş hayatlar var. Ama hiçbirini umursamıyorum, “zayıflıkları…” diye düşünüyorum.

Ancak bir kapıdan dışarıya sızan güçsüz ses, kulaklarıma ulaşıyor ve sanki benim de bu hayata dahil olmam gerekiyormuş gibi ayaklarım zorla orada duruyor. Niye dinliyorum, niye oradan gidemiyorum bilmiyorum. İçeriden ağlamaklı bir kadın sesi içimde çoktan unuttuğum bir şeyi çekip çıkarıyor. Kelimeleri ona dokunuyor, ve her dokunuş bir öncekinden de ağır, azap verici oluyor.

Bir arkadaşından bahsediyor, zaman, okul, sınıf… Nasıl bir tevafuktu bu? Birkaç dakika sonra benim bir an bile düşünmediğim ama onun tüm hayatını etkilemiş olan olaydan ötürü bu halde olduğunu anlıyorum.

Sırf canavarın biri onunla alay etti diye, vücudundan ömür boyu utanmış, kendini saklamak istemiş insanlardan, özgüvenini kaybetmiş, utangaçlığı yüzünden sayısız mutluluğu kaçırmış ve mutsuzluk ona kapılarını açmış.

Ve işte o gün de, uzun yıllar sonra vicdanımı hissediyorum. O gün yüreğim ağrıya ağrıya ağlıyor ve o gün ilk defa gözlerimi kapatıp mahvettiğim hayatları düşünüyorum. Yandığımdan daha çok yakmış olduğumu fark ediyorum.

Ben ne yapmıştım öyle, bir hayatı sadece tatmin olmak uğruna nasıl harcayabilmiştim, insan mıydım ben?

Hayır, ben insanlığımdan çıkıp canavarlaşmıştım!

Şimdi burada, zamanın ve mekanın unuttuğu yaşlı bir adam olarak oturuyorum. Damgalanma, kötülük ve kaçmakla dolu hayatıma pişmanlıkla bakıyorum. Gözlerimden acım akıyor. Ve her yaş, sanki tüm kötülüklerimi götürüyormuş gibi hafifliyorum.

Neden sonra ellerimle gözyaşlarımı siliyor, bakkala gidip geliyorum. Elimde iki kaseyle iki kutu süt. Veriyorum kedilere, affetsinler beni diye. Ve çirkin bulduğumun başını okşuyor, özür diliyorum. Sonra da çıkarmış olduğum şapkamı da alıp, yerimden kalkıyorum.

Mahvettiğim kadar güzelleştirmek için, yıktığım kadar onarmak için, affedilmek için…

Zamana, mekana ve insanlara kendimi hatırlatmaya gidiyorum!

Şimdi kuru yaprak dolu yolda yaşlı bir adam yürüyor. Yüzünde umutlu ve mutlu bir sevinç, adeta kuşlar kadar hafif. Arkasında iki kedi, yaşlı adamın gidişini minnetle izledi.

 Ayşenur ATEŞ      Şubat/2017 ANKARA