Tahterevalliden Düşmek

Günlük hayatta duyduğumuz hatta kullandığımız bazı kelimeler vardır. Bu kelimelerle duygularımızı da ifade ederiz.

Sonra bir gün biri sorar bize bu kelimelerden birini: “Umursanmak nedir?” Ve düşünürüz anlamını. Anlamını biliriz hatta kullanırız bu kelimeyi, ama nasıl izah etsek bilemeyiz.
Kelimenin köküne inmek ve lügate bakmak gelir aklımıza. Lügatte “bir şeyin olmasını istemek, beklemek” der “ummak” için. Sonra kelimenin n’siz haline bakarız, “önem vermek” der. Bu iki anlamı birleştirip kendimizce bir anlam çıkartırız ortaya: Önem verilmesini istemek, beklemek. İşte budur umursanmak!
Kim istemez ki sevdiği, önemsediği biri tarafından umursanmak. Umursadığı kişilerin onu da onun umursadığı kadar umursamasını. Değer verdiğin kadar umursamaz mısın karşındakini? Değerle doğru orantılı çıktı umursamak.
Dünyanın düzeni mi böyle yoksa sorun bizde mi bilemiyorum ama nedense bu değer diğer adıyla umursamak dengesi tutmaz hiç.
Hep tahterevallinin bir tarafı yukarda kalır, bir tarafı aşağıda…
Aşağıda kalan, değeri çok veren; ilk zamanlarda kendini güvende, mutlu, huzurlu hisseder. Yukarıdaki ise korkar, yere bakamaz, arkadaşının gözlerine bakmak istemez. Bulunduğu durumdan memnun değildir, ama aşağıya inmeye dengeye gelmeye korkar, sallantı istemez. Aşağıdaki arkadaşının bir gün kalkmasından da korkar…
Bir süre sonra aşağıdaki arkadaşı da bir şeylerin ters gittiğini anlar, arkadaşıyla samimi olmak için dengede olmaları gerektiğini düşünür. Hatta kalkmak fikri gelir aklına ama arkadaşına zarar gelmesinden korkar, üzülmekten korkar… Bari ben verdiğim değeri azaltayım biraz dengeye gelelim arkadaşımın yüzündeki korku gitsin, samimi olalım der. Bunu denemeye çalışırken şunu fark eder, ortası yoktur bunun. Ya az ya çok ama ortası olmuyordur.
Aşağıdaki arkadaş bunları düşünürken yukarıdaki arkadaş bir karar vermiştir: Bulunduğu durum farkına bakmaksızın oturduğu yerden zıplayacaktır. Bu hissettiği korkudansa yara almak daha iyidir.
Aşağıdaki arkadaş çaresizce düşünürken yukarıdaki arkadaş zıplamaya hazırlanıyordur. Aşağıdaki arkadaş bunu fark ettiğinde yukarıdaki arkadaş zıplamıştır, en fazla dizi ve elleri kanamıştır. Ellerindeki tozu toprağı çırparak yoluna devam eder.
Aşağıdaki arkadaş da ne yapacağını bilememenin çaresizliğiyle ve dengenin tepetaklak olmasıyla süratlice yere düşer. Kafasını bir taşa çarpar, yoğun bakımda kalır, hastane de kalır. Üstüne üstlük ruhu incinmiştir, o insana has duyguları incinmiştir…
Asla tahterevalliye binmeyeceğim, kim olursa olsun der. Hatta hastanede bulunduğu süreçte kendi kabuğuna çekilme kararı alır. Artık hiçbir arkadaşı olmayacak ve olmasını istemeyecektir. Bunun için yeminler de eder…
Sonra bir gün parkta otururken biri gelir, oynayalım mı der. Cevap hayırdır. Başka bir gün yine o kişi gelir, cevap değişmez. Başka bir gün yine gelir ve evet der. Evet derken içinden tahterevalliye asla binmek yok, kıyısından bile geçmek der.
Hastanedeki sözü unutmuştur, bir süre sonra öbürü de unutulur.
Ve tahterevalliye biner. Yine aşağıda kalsa bile bu sefer arkadaşının kalkmayacağından emindir, güveniyordur. Hatta belki dengede kalırız der.
Belki tepetaklak düşmez bu sefer, belki de bu sefer kendisi atlar…
Ne yapacağı önceki düşüşü ne kadar derinden yaşadığıyla, ne kadar ders alabildiğiyle, ne kadar olgun davranabildiğiyle, ne kadar empati kurabildiğiyle alakalı…
Tahterevallide yukarıda, aşağıda ya da dengede kalmamız biz kadar karşımızdaki kişiye de bağlı.
Her zaman sonucun iyi olacağını düşünerek binelim tahterevalliye.
Sonucu ne olursa olsun keşke binseydim dememek için binelim.
Bindiğimiz tahterevallilerden tepetaklak düşmemek, hatta birden çok tahterevalliye binecek sevgiye, hoşgörüye sahip olup hepsine birden bine bilip o tahterevallilerin yıkılmadan hayatımız boyunca bulunması dileğiyle…

Sürç-ü lisan ettiysek af ola…
Fatma Zehra USLU Ocak/2015 Ankara